MON ANGE SAUVEUR
-Kurtarıcı Meleğim-
— ✦ —
"Love is a rebellious bird that no one can tame,
and if you call for it, it'll be quite in vain"
—Carmen Habanera, Georges Bizet
Written by:
Claire_Jens / 0Baihe_
ÖNSÖZ:
"Anlatmak istemem bazen.
Çünkü bazı hikâyeler kelimelere sığmaz…
Ama bu hikâye,
kafamda yankılanan bir çığlıktı…
Her şey, bir bakışla başladı.
Ve her şey, bir fısıltıyla sona erdi.
O yolu kimse görmedi.
Haritalar anlamsızdı,
gökyüzünde çizgiler vardı sadece—
iki yıldız arasında, kırılgan bir köprü.
Bazıları buna devrim dedi,
bazıları ise takıntılı aşk.
Ben ise, hiçbirine inanmadım.
Bu, unutulmanın tam ortasında
intikamın, hesaplaşmanın Hikâyesiydi.
Tahtın gölgesinde iki kader vardı.
Biri Alev, Çılgın, Dizginlenemez ama yalnız;
Diğeri ise ay ışığı, Yaralı, sessiz ama Keskin.
Karanlıkta büyüdüler,
Farklı yaralarla, aynı yalnızlıkla.
Aynı geceye farklı çığlıklar bıraktılar.
Zaman onları yaklaştırdı,
Ve ateşlerini birbirine değdirdi.
ama her ikiside kendi cehenneminde yandı.
Sonunda sessizlik geldi,
korkunç ve ağır.
Yazgı, hiçbirini affetmedi.
Ve onlar da kimseyi bağışlamadı.
O anda anladım:
bu hikâyede kimse affedilmedi,
hiç kimse unutulmadı.
Taçlar düştü,
gözler kapandı gerçeğe,
kalpler sadece yankıydı.
Bazen anlatmak istemem.
Ama susmak, bu hikâyeye ihanet etmek, yok etmek olurdu.”
PROLOG:
---
Güneş ölüyordu.
Gökyüzü yanık bir kırmızıyla kavrulmuş, gri taş duvarların üzerine son ışığını acımasızca savuruyordu. Rüzgâr gül yapraklarını yerden kaldırıp savurdu— bir dua gibi değil, bir lanet gibi.
Bahçede zaman yavaşlamıştı.
Çimenlerin arasında, elinde tahta bir kılıçla bir kız çocuğu duruyordu. 8-9 yaşlarında. Dizlerinde toprak, üzerinde kirlenmiş bir beyaz elbise. Bir çocuğun giyeceği türden bir giysi idi bu— ama küçük kızın duruşu bir çocuğa ait değildi.
Gözleri ufka sabitlenmişti.
Mavi. Okyanuslar gibi derin, soğuk ve ölü. Hiçbir çocuğun gözlerinde olmaması gereken bir suskunluk taşıyorlardı— her şeyi görmüş ama hiçbir şeyi anlatmamaya yemin etmiş gibiydi.
Bahçenin demir kapısı ağır bir sesle açıldı.
Kız dönmedi. Ama dinledi.
İnce adımlar. İki kişi. Biri yetişkin, diğeri... küçük. Çok küçük.
Kız yavaşça döndü.
Zarif bir kadın kapının önünde duruyordu. Yanında, eteklerine tutunmuş minik bir kız çocuğu vardı. 4-5 yaşlarında. Kömür karası saçları omuzlarına dökülmüş, adımları o kadar küçüktü ki neredeyse yere değmiyordu.
Ama gözleri...
Zümrüt yeşili. Berrak, derin, hiçbir şeyden korkmayan. Ama içlerinde çocuk sevinci yoktu— bunun yerine başka bir şey vardı. Tanımlanamayan bir boşluk. Bir şey arayan, bir şey kaybetmiş gibi bakan gözler.
Kız tahta kılıcını yere sapladı.
Rüzgâr yön değiştirdi.
Bahçedeki Çiçekler sustu.
Mavi gözler zümrüt yeşile indi ve orada kaldı. Uzun, ağır bir sessizlikle. Sanki önünde bir çocuk değil, geçmişinden kopup gelen bir hayalet duruyordu. Sanki bu bakışı daha önce, çok uzun zaman önce, başka bir yerde görmüş gibiydi. tanıdıktı. yakındı.
Minik kız çocuğu yanındaki kadının elbisesini bırakarak bir adım attı. Durdu. Baktı. Korku yoktu yüzünde— sadece o derin, arayan bakış.
Sonra bir adım daha attı.
Rüzgâr ikisinin saçlarını aynı anda savurdu. Bir gül yaprağı süzülerek düştü— Mavi gözlü kızın omzuna.
Minik eller uzanmadı. Hiçbir söz söylenmedi.
Sadece iki çift göz birbirinin derinliklerine düştü.
Ve mavi gözlerde, ölü okyanusun ta dibinde, küçük bir şey kıpırdadı.
Çoktan unutulmuş, çoktan gömülmüş bir şey.
---
O gün ne söz verildi, ne yemin edildi.
Ama kader, kelimesiz de yazılır. Bir bakışla.
Ve yazılanlar asla silinmez.
— ✦ —
Özgürlük tuhaf bir şeydi.
Melissa bunu düşünüyordu— at arabasının penceresinden karanlığa bakarken, yolun taş döşeli zemini üzerinde tekerleklerin ritmiyle sallanırken.
Romina’dan ayrıldığından beri geçen her gün özgürlük gibi hissettirmişti. Ama Melissa özgürlüğün tam olarak ne olduğunu hâlâ bilmiyordu.
Belki de hiç bilmeyecekti.
Montpellier Bölgesi'ndeki köşk güvenliydi. Dayısı Marki Garlan güvenliydi. Leydi Fayanna güvenliydi. Ama güven, özgürlükle aynı şey değildi. Güven bir kafes de olabilirdi— altın telden örülmüş, nazikçe kilitlenmiş, içindekine "bu senin iyiliğin için" denilen türden.
Ancak uzun bir süre yaşamak zorunda kaldığı o boğucu yerin kafesi altın veya gümüş gibi değerli bir cevherden değildi. Demirdi.
Her sabah demir kafes kapısının gıcırtısı ile uyanmak, yıllar içinde Melissa'ya bir şey öğretmişti: Güvende olmak ile özgür olmak arasındaki mesafe, bazen düşünüldüğünden çok daha uzaktı.
Ama bu gece farklıydı.
Bu gece, arabanın penceresinden dışarı, karanlık ormanın Derinliklerine bakarken, Melissa kendini en azından Huzurlu hissediyordu. Nereye gidildiğini bilmek, nerede hapsedildiğini bilmekten çok daha iyiydi…
— ✦ —
At arabasının aniden bir çukura girmesiyle Melissa omzuyla kapıya çarptı, dişlerini sıktı.
Karşısında Garlan ile Fayanna hâlâ uyuyordu. Fayanna başını Garlan'ın omzuna yaslamıştı, ikisi de arabanın sarsıntısına aldırmadan derin bir uykudaydı. Garlan'ın yüzü bu saatte bile gergin görünüyordu— kaşları hafifçe çatık, alnında ince çizgiler. Uykuda bile stresi onu tam anlamıyla bırakmıyordu.
Melissa onları izlerken içinde ısınan bir şey hissetti.
Küçük, kırılgan ama gerçek bir his. bu iki insanın yanında... bu küçük duygu nefes alabiliyordu…
Gözlerini pencereye çevirdi.
Ay yükselmişti.
Bulutlar aralandıkça yumuşak ışık, yolun iki yanındaki ağaçların üzerine düşüyordu— sessizce, sanki izin istercesine. Kuşlar çoktan susmuş, günü gecenin vahşi karanlığına bırakmıştı. Etrafta yalnızca at nallarının ritmi ve arabanın hafif gıcırtılı sesleri duyuluyordu. Ara sıra uzaktan gelen bir baykuş sesi yükseliyordu— uzak, yalnız, gereksiz yere güzel.
Melissa aya baktı.
Neden bu kadar dikkatini çektiğini bilmiyordu. Güzeldi, evet. Ama sadece bu değildi. O zamanlar odasının küçük penceresinden de aynı ayı görüyordu. Yıllarca. Bazen gecenin en karanlık anlarında tek tesellisi de oydu— orada, sabit, değişmez, kimsenin elinden alamayacağı tek şey.
Belki "özür dilerim" derdi. Neyin için olduğunu tam bilmeden.
Belki "hazır mıyım?" diye sorardı. Cevabını bilmeden.
Belki hiçbir şey söylemez, sadece bakardı. Bu da yeterliydi bazen…
— ✦ —
"Uyandın mı?"
Melissa irkildi. Marki Garlan gözlerini açmış, ona doğru bakıyordu. Sesi alçaktı— karısını uyandırmamak için sessizce konuşuyordu.
"Az önce uyandım."
"Ne zamandır?"
"Bir süredir." Melissa omuz silkti. "Uyuyamadım."
Marki Garlan hafifçe gülümsedi. Şefkatli ama yorgun bir gülümsemeydi— gecenin bu saatinde, bu uzun yolculuğun ortasında, her şeyin ağırlığını taşıyan birinin naif gülümsemesi.
"Ay'a bakıyordun."
Melissa cevap vermedi. Bu bir soru değildi.
Garlan penceresinden dışarı baktı. Bir süreliğine ikisi de sessizliğin içine gömüldü. At nalları taşa çarptı, araba sallandı, karanlık yerini ay ışığına teslim etti.
"Castellane'ye sabah ulaşırız." Garlan alçak sesle konuştu. "Balo yarın akşam. Yani biraz dinlenme vaktimiz olacak."
Melissa başını salladı.
"Ve..." Marki Garlan durdu. Sesi biraz değişti— konuşmayı bir yere götürmek istiyordu ama nereye getireceğinden emin değilmiş gibiydi. "İnsanlarla iyi geçinmeye çalış. En azından mümkün olduğunca."
Mümkün olduğunca mı? Melissa ona baktı.
"Soylular..." Garlan durdu. Sözcükleri dikkatle seçiyordu, sanki yanlış seçerse bir şey kırılacakmış gibiydi. "Soylular farklı bir dünyadır. Montpellier de gördüklerin... bu balo çok daha farklı olacak. Orada herkes bir şey ister. Herkesin bir derdi var, bir hesabı var. Ve sen onlar için yeni birisin. Şu anda hiçbir soylu seni tanımıyor Melissa."
"Bu iyi bir şey mi?"
Garlan pencereye döndü. "İkisi de olabilir."
Melissa bu cevabı bekliyordu. Garlan her zaman böyle yapardı— bir şeyin iki tarafını da gösterirdi ama hangisinde duracağını söylemezdi. Belki bilmiyordu. Belki bilmek istemiyordu.
"Dikkatli ol." Garlan döndü. Sesi yumuşamıştı ama gözleri değişmemişti— hâlâ o gergin, hesaplı bakış. "Söylediklerini değil, söylemediklerini dinle. Bu insanlar arasında asıl konuşma sessizliğin içinde olur."
Melissa bu Sözleri duymasıyla içinde bir yerde bir şey kaydı— küçük, sessiz bir kayma— Melissa yeni doğmuş bir bebek gibiydi. her şeyi en baştan öğreniyor, yılların açığını kapatmaya çalışıyordu. ancak bu his yetersizlikten miydi yoksa insanlara olan güvensizliğinden miydi?
Garlan Belli ki artık konuşmak istemiyordu— Melissa Markiye bakarak bunu anlayabiliyordu. Omuzları biraz düşmüştü, gözleri yavaşça kapanıyordu.
"Şimdilik uyusan iyi olur." Sesi yumuşaktı. "Yarın hepimiz için uzun bir gün olacak."
Melissa cevap vermeden başını pencereye yasladı— Gözleri Garlan’a tamam diyordu. Camın soğukluğu yanağına işledi— sert, gerçek, şu ana ait.
Gözlerini kapattı. Ama uyku gelmek bilmedi.
Dışarıda baykuş yeniden öttü. Uzak, yalnız, gereksiz yere güzel.
Ve Melissa, Ormanın kendisine sunduğu sakin seslerle uykunun kollarına yavaşça teslim oldu.
— ✦ —
Sabahın erken saatlerinde, hava henüz gri ve ıslakken, at arabası yavaşlamaya başladı.
Melissa uyku sersemliğiyle gözlerini açtı. Boynu tutulmuştu— saatlerce aynı pozisyonda uyumuştu, başı pencereye yaslıydı. Elinin tersiyle gözlerini ovuşturdu. Dışarısı loştu. Orman bitmişti; yerine geniş, açık bir arazi gelmişti.
fark ettiği ilk şey ses değildi. Koku değildi.
Gözlerini kamaştıran ışıktı.
Sabah sisinin içinde, yolun iki yanına uzanan beyaz ve kırmızı noktalar— belirsiz, yumuşak, sanki gerçek değil de hayal gibiydi. Araba yaklaştıkça noktalar şekil aldı. Yapraklar. Taçlar. Saplar.
Güller.
Keskin, yoğun, neredeyse boğucu olan güllerin kokusu o anda geldi— arabanın içine, Melissa'nın ciğerlerine işledi. Başının hafifçe döndüğünü hissetti. Penceresine yaklaştı, camın soğukluğuna elini bastırdı.
Arabanın iki yanına uzanan gül sıraları, sabah sisinin içinde kaybolup gidiyordu. Çiy damlalarıyla kaplı yapraklar loş ışıkta gümüş gibi parlıyordu. Sonsuz, titiz, neredeyse doğaüstü bir düzendi— her sıra bir öncekiyle mükemmel uyum içinde, her çiçek tam açılmış, sanki bahçenin kendisi bir karara varmış ve her bir gül bu düzene uymuştu.
Roesia. Güllerin ailesi.
Melissa daha önce birkaç gül bahçesi görmüştü— köşk bahçelerinde, malikâne avlularında. Ama bu farklıydı. Bu bir bahçe değildi. Bu bir mesajdı.
"Biz buradayız. Biz güçlüyüz. Biz düzenliyiz. Bize ait olan her şey mükemmel görünür."
Araba iyice yavaşladı ve küçük bir sarsıntıyla durdu.
— ✦ —
Castellane, Roesia Ailesinin mülkiyeti altında olan küçük bir parça olmasına rağmen oldukça büyüktü.
Taş duvarları yüksek ve karanlıktı— yıllar yüzlerini soluklaştırmıştı ama ağırlıklarını almamıştı. Giriş kemeri iç avluya açılıyordu; kemerin iki yanında, sabahın bu erken saatinde bile, demir fenerler yanıyordu. Alev titriyordu ama sönmüyordu. Rüzgâr ne kadar eserse essin, fenerler yanmaya devam ediyordu— sanki söndürülmeleri mümkün değildi, sanki bu kalenin bir parçasıydılar ve kalenin kendisi gibi sönmeyi reddediyorlardı.
İç avluya girildiğinde ilk göze çarpan şey at ahırlarıydı. Büyük, düzenli, her atın ayrı bir bölmesi vardı— kapılar tek tek kilitliydi, yerler temiz taşlarla döşenmişti. Ahırın solunda depo alanı olduğunu düşündüğü binalar, sağda ise mutfak bacaları vardı. Sabah ısısında bacalardan çıkan duman, sisli havayla birleşerek gökyüzüne karışıyordu.
Hizmetçiler ve uşaklar onları karşıladı. Sessiz, hızlı, gözleri yerde. Her biri görevini biliyordu ve o görevin dışına çıkmıyordu. Kadın hizmetçiler Fayanna'nın yanına yöneldi, erkekler bagajları indirmeye başladı. Kimse birbirine bir şey sormadı— bu koordinasyon alışkanlıktan geliyordu, defalarca tekrar edilmişti ve artık düşünülmeden yapılıyordu.
Melissa arabadan inerken bir an durdu.
Ayakları taş zemine değdiğinde soğuğu hissetti— sabahın çiyi taşlara işlemişti. Güllerin Kokusu hâlâ daha yoğundu. Sabah sisinin içinden bile geçip gelen o keskin, yoğun koku... Romina da böyle bir koku yoktu. Orası demir ve tuz kokardı— kalenin duvarlarına sinmiş, kan gibi çıkmayan türden. Bu farklıydı. Bu bir seçim, Bir otorite idi.
Fayanna kolunu Melissa'nın koluna taktı. "Çok güzel, değil mi?" dedi. Sesi yorgundu ama tınısında küçük bir şey vardı— bir tanıma, bir alışkınlık.
"Evet." dedi Melissa.
Yalan değildi. Ama tam da doğru değildi.
— ✦ —
Odası Castellane'in doğu kanadında, Verdon kanyonuna bakan manzaralı bir odaydı.
Koridorlar uzundu. Duvarlarda ise koridor boyunca meşale tutacakları sıralanmıştı— sabahın bu saatinde çoğu sönmüştü ama aralarda kalanlar soluk bir ışık bırakıyordu zemine.
Boş koridorlarda adımlarının yankısını duyabiliyordu— kendi sesini, ağırlığını, nefesini…
Odaya girdiğinde dikkatini ilk çeken şey pencereydi. Büyük, yüksek, demir kanatlı. Dışarısı hâlâ sisliydi ama gün yavaş yavaş açılıyordu— gökyüzü soluk bir griden beyaza dönüyordu.
Pencereden bakıldığında bahçenin düzeni tam anlamıyla kusursuz görünüyordu.
Ve bu kusursuz düzen Melissa’yı huzursuz hissettirdi.
Elini camın soğuk yüzeyine koydu. Garlan'ın sözleri Aklında döndü yeniden— "söylediklerini değil, söylemediklerini dinle." İkisi arasında hiçbir bağlaç yoktu. Sanki biri diğerinin içindeydi zaten.
Melissa bunu bir süre daha düşündü ama bunu tam manasıyla anlamak için zamana ihtiyacı vardı.
Uzandı. Gözlerini kapattı. Uyku gelmedi— ama gelmesini de beklemiyordu.
— ✦ —
Fayanna öğleden sonra kapıyı çaldı.
"Hazırlanmaya başlamalıyız." dedi. Sesi yumuşaktı ama içinde bir telaş vardı— iyi huylu, zararsız, bir annenin tatlı telaşı." Balo iki saat sonra başlayacak."
Melissa doğruldu. Uyumamıştı ama yatağında uzanmış, tavanın taş dokusunu incelemiş, aklından bir şeylerin gelip geçmesine izin vermiş, düşünceleri ardında kaybolmuştu.
Fayanna içeri girdi arkasında iki hizmetçi vardı. Çok gençlerdi— on yedi, on sekiz yaşlarında. Elleri hızlıydı, gözleri yerdeydi. Biri uşakların getirdiği kıyafet sandığına yöneldi, diğeri masanın üzerindeki tarak ve tokalar arasında düzeni kontrol etti.
Melissa yerinden kalktı. Ayakta dururken hizmetçilerin etrafında nasıl hareket ettiğini izledi— titiz, sessiz, birbirlerine bakmadan koordineli. Bu da bir alışkanlıktı. Bu da defalarca yapılmıştı.
"Hangi elbise?" diye sordu Fayanna. Sandığın önünde eğilmiş, içindekilere bakıyordu.
Melissa omuz silkti.
Fayanna döndü ve ona baktı— o tanıdık, biraz endişeli bakış. "Melissa-"
"Hangisi uygunsa." dedi Melissa.
Fayanna bir an durdu. Sonra sandığa döndü ve içinden koyu yeşil bir elbise çıkardı— uzun, sade, yakası düzgün kesilmiş. Süs azdı. Ağır değildi.
"Bu." dedi Fayanna. "Sana yakışacağından eminim."
Melissa itiraz etmedi. sadece kafasını salladı.
— ✦ —
Hazırlanmak uzun sürdü.
Hizmetçilerden biri saçına girdi— önce taradı, sonra topladı, sonra bir şeyler denedi, sonra bıraktı ve yeniden başladı. Melissa aynaya bakmıyordu. Penceresine bakıyordu. Dışarısı öğleden sonranın sarı ışığına dönmüştü— güller bu ışıkta farklı görünüyordu, daha az agresif, neredeyse yorgun.
Fayanna yanı başında oturuyordu. Konuşmuyordu ama varlığı— sıcak, sakin, orada onun için olan türden.
"Sinirli misin?" diye sordu Fayanna bir noktada. Sesi alçaktı.
"Hayır." dedi Melissa.
"Heyecanlı?"
"Hayır."
Fayanna hafifçe güldü. "Peki ne hissediyorsun?"
Melissa düşündü. Gerçekten düşündü— boş bir cevap vermek için değil, gerçek cevabı bulmak için.
"Hiçbir şey." dedi sonunda.
Fayanna'nın gülüşü durdu. Ama yüzü değişmedi— anladı, itiraz etmedi. Sadece elini Melissa'nın eline koydu.
Bu dokunuş kelimelerden bile fazlaydı.
— ✦ —
Melissa aynaya baktı. hazırlık bitmişti.
Kendisiydi. Ama bir türlü öyle hissetmiyordu… Sanki yabancıydı kendi yüzüne— aynada duran kadın Melissa'nın biraz dışındaydı— aynı özellikler, aynı çizgiler, ama tuhaf bir yabancılık.
Yeşil elbise üzerine tam oturmuştu. Yakası boyun hattını açık bırakmıştı. Saç toplu, birkaç tel ise serbest. Her şey yerli yerindeydi— Ama kendine yabancıydı.
Fayanna arkasında duruyor, aynadan bakıyordu. "Çok güzelsin." dedi.
Melissa cevap vermedi.
"Gerçekten güzelsin, Melissa." Fayanna tekrarladı. Bu sefer farklı bir tonla— bilgi vermek için değil, inanmasını istemek için.
"Biliyorum." dedi Melissa. Kibarca. Mesafeli.
Fayanna'nın yüzünde bir şey geçti. Üzüntü müydü? Hayır— tam değil. Daha çok tanıma gibiydi. Bir şeyin farkına varma.
Ama bir şey söylemedi. Sadece Masanın üzerinde duran eldivenleri aldı ve Melissa'ya uzattı.
Melissa eldivenlerini giydi ve zarifçe ayağa kalktı…
— ✦ —
Garlan, Fayanna ve Melissa’yı koridorda bekliyordu. Temiz ve keskin giyinmişti— koyu renk, sade, soylulara yakışır kalitede ama abartısız.
Melissa'yı görünce başını hafifçe eğdi.
"Hazır mısın?"
"Evet." dedi Melissa.
Garlan bir an baktı. Melissa'nın yüzünü okudu— ya da okumaya çalıştı.
Sonra yavaş adımlarla Melissa ve Fayanna’ya eşlik etti.
Koridorlar misafirhaneden ana binaya uzanıyordu— Ancak dış cepheden geçmek gerekiyordu Akşam iyice çökmüştü. Meşaleler yanıyordu. Ve gül bahçesi karanlıkta kaybolmuştu— sadece koku kalmıştı; Bütün bir havayı dolduran, her nefeste içe çekilen türden.
Ana binanın kapısına yaklaşırken içeriden hafifçe müziğin sesi geliyordu— uzak, henüz tam şekillenmemiş. Ama oradaydı.
Garlan içeri girmeden önce kapının biraz ötesinde durdu.
Melissa’ya Döndü. "Söylediklerimi hatırlıyor musun?"
"Hatırlıyorum."
Garlan başını salladı. Uşaklar Kapıyı açtı.
Avizlerden gelen mum ışığı taş zemine çarpıyor, üzerlerine doğru taşıyordu...
— ✦ —
Balo oldukça hareketliydi.
Melissa daha önce hiç bir baloya katılmamıştı— Bulunduğu o yerde böyle şeyler olmuyordu, ya da oluyordu Ancak Melissa’nın o odalarda bulunması yasaktı.
Burası farklıydı.
Büyük salondan içeri girildiğinde şık görüntü vardı.
Tavan o kadar yüksekti ki en üstte yanan avize mumlarının ışığı zemine düşene kadar yoruluyordu— yumuşak, sıcak, her şeyin kenarlarını eritiyordu. Duvarlar boyunca uzun aynalar sıralanmıştı; aynalar hem mum ışığını hem de içerideki kalabalığı katlıyordu. Salon tek bir mekân değildi sanki— sonsuz bir mekândı, her aynada başka bir kalabalık, başka bir ışık, başka bir akis.
Zemin parlak taşlarla süslenmişti. Her adımda hafif bir ses çıkıyordu— topukların ritmi müzikle birleşiyor ve salon kendi içinde bir orkestra oluşturuyordu.
Melissa eşikte bir an için durdu. Etrafa baktı.
Garlan yanındaydı, Fayanna yanındaydı. İkisi de içeri girdi ama Melissa bir saniye daha eşikte kaldı. İçeriyi izledi.
İnsanlar. Çok fazla insan. Soyluların pahallı kıyafetleri, Zengin ve parlak renkler, değerli taşlar— her yanda bir parıltı, her yanda bir ses. Konuşmalar birbirine karışıyor, müzik bunların üstünden akıyor, kadehler tıngırdıyordu. Salonun ortasında bulunan dans pisti ise henüz boştu— müzik yeni başlamış ve çiftler henüz şekillenmemişti.
Garlan ona döndü. "Bir sorun mu var?"
Melissa başını salladı ve içeri girdi. Yavaşça balo salonunun bir köşesine doğru birbirlerine eşlik ediyorlardı.
balo salonunda oldukça fazla soylu leydi vardı.
Melissa diğer insanların kendi dikkatini bu kadar çekeceğini düşünmemişti— ama çekti. Zarif, süslü, her biri abartılı bir tabloya ait gibi görünüyordu. Saçları özenle toplanmıştı— kiminin saçı inci dizileriyle süslüydü, kimi ise kafasında ince bir diadema taşıyordu. Boyunlarında yakut, zümrüt, safir; elleri beyaz eldivenlerle kaplıydı. Elbiseleri salonun ışığında renk değiştiriyor gibiydi.
Ama Melissa etrafı bir süre izledikten sonra başka bir şey daha fark etti:
Hepsi birinin yanındaydı.
Bir erkeğin yanında. Bir babanın, bir kocanın, bir kardeşin. Yan yana değil— birkaç adım geride. Lordların konuşmaları başladığında susuyorlardı. Adları sorulduğunda ancak o zaman konuşmaya dahil oluyor ve sadece kısa, nazik, bekleneni söylüyorlardı. Gülümsemeleri sahte görünüyordu— Pekiştirilmiş, yerli yerinde, ne fazla ne de eksik.
Yakınlarında bir Leydi güldü— yüksek, kısa bir kahkaha. Yanındaki lord eğilip leydinin kulağına bir şeyler fısıldadı. Kadın hemen sustu. Gülümseme gitmiş yerini daha nötr, açıklanması zor bir ifade gelmişti.
Sonunda Garlan ve Fayanna salonun bir köşesinde durdular.
Bu dünya böyleydi— zaten biliyordu. Ama bilmek ile görmek arasında bir mesafe vardı. Orada bu mesafe yoktu çünkü Orası hiçbir zaman zarif olmaya çalışmamıştı. Orada zulüm açıktı, netti, kendini gizlemiyordu. Burada ise ‘’zulüm’’ zarif kıyafetler giymiş, kadife ve değerli taşlar arasına gömülmüştü.
Bir soylu kendilerine doğru yaklaştı— kırk yaşlarında görünüyordu, geniş omuzlu, boynuna sıkı oturan yakasıyla kendinden emin adımlarla. Garlan'ı selamlayıp Fayanna'ya kibarca eğildi. Sonra Melissa'ya döndü.
"Bu genç Leydi de kim?" Melissa'ya değil, Garlan'a sordu.
Sanki Melissa orada değildi. Sanki sorulacak kişi Melissa değildi.
Garlan cevap verdi— Melissa'nın adını, Syefania bağlantısını, gerektiği kadarını. Soylu başını salladı, Melissa'ya bir kez daha baktı— bu sefer onu değil, üzerindeki elbiseyi, boynundaki kolyeyi, duruşunu değerlendirdi. Değerlendirme hızlıydı ve gizlenmemişti. Sonra Garlan'a döndü ve konuşmaya devam etti.
Melissa bir adım geri çekildi.
— ✦ —
Akşam ilerledi.
Garlan, Melissa’yı bir çok soylu ile ayaküstü tanıştırdı, Melissa gülümsedi, gerektiğinde konuştu. İsimler geldi geçti. Yüzler karıştı…
Yaşlı bir Kontçe— altmış yaşlarında, yüzünde derin çizgiler, beline kadar uzanan gri saçları özenle toplanmıştı— Melissa'nın elini tuttu ve onu uzun uzun inceledi. "Syefania Markiliğinden misin?" dedi. Sesi kısıktı ama kesindi. "Garlan'ın yeğeni misin?"
"Evet, Leydim. Yeğeniyim."
Kadın başını salladı. Gözleri Melissa'nın yüzünde dolaştı— alın, yanaklar, çene. Sanki bir portre değerlendiriyordu. "Annene çok benziyorsun."
Melissa bunu daha önce de duymuştu. Tanıştığı çoğu kişi böyle söylenmişti— güzel, zarif, itaatkar. Ölen birinin ardından söylenebilecek tüm iyi kalpli yalanlar.
"Teşekkür ederim." dedi Melissa.
Kontçe elini bıraktı ve başka birine doğru yöneldi. Konuşmalar hep kısaydı.
Biraz ileride, iki genç soylu hanım fısıldaşıyordu. Melissa Marki ve eşine eşlik ederken yanlarından geçtikleri sırada sesleri alçaldı— tam o an, tam o geçişte. Sonra uzaklaşınca yeniden yükseldi. Melissa dönmedi. Duymamış gibi yürüdü.
bunu orada öğretmişti. Duymadığını belli etmek.
Salonun ortasındaki büyük avize on iki kollu altın bir yapıydı— her kolunda yüksek mumlar yanıyordu. Alev hiç titremiyor gibiydi. Ama yakından bakıldığında, alev sürekli olarak küçük, neredeyse görünmez hareketler yapıyordu. Hiçbir zaman tamamen durgun değildi.
Fayanna zaman zaman yanına geldi— kısa, sessiz bir göz temasıyla, "iyi misin?" diye sordu. Melissa her seferinde başını salladı.
İyiydi. Bu kelime ne anlama geliyorsa.
— ✦ —
Müzik değişti.
Daha yavaş, daha derin bir melodi. Keman sesi öne çıkıyordu— diğer enstrümanlar geride kalıyor, yalnızca kemanın zarif sesi salonun tüm köşelerine yayılıyordu. Dans pistinde çiftler yavaşça şekillenmişti. Erkekler öne çıktı, ellerini uzattı. Kadınlar kabul etti.
"Kimin elini tutacağın, senin varlığını şekillendirir."
Yakınlarda duran genç bir soylu çift dans pistine geçti— Adam ince yapılı biraz sıskaydı ama oldukça otoriter görünüyordu, Leydi ise fazla narindi… lordun elini omzuna yerleştirmesiyle kendisini gerdi, sonra gevşedi ve gevşemesi o gerilişten daha fazlasını söyledi.
Melissa Avuçlarına baktı. Sıktı, bıraktı. derin bir nefes aldı.
Salonun büyük camlarından dışarısı görünüyordu— gece bahçesi, meşale ışığında gül çalıları. Karanlıkta güller şekil kaybediyordu ama orada olduklarını biliyordu insan. Gündüz gördükleri gece de devam ediyordu— sadece pek net görünmüyordu.
Bir grup soylu yanından geçti. Üç erkek, iki Leydi. Erkekler konuşuyordu— Kuzeydeki toprak anlaşmazlığı, Marki Leclerc'ın tutumu, kış vergilerinin yeniden belirlenmesi. Leydiler ise ardlarından yürüyordu. Dinliyorlardı ama söze katılmıyorlardı. Grubun hızı erkeklerin adımına göre ayarlanmıştı.
Melissa soylular yanından geçerken kadınlardan biriyle göz göze geldi. Genç— Melissa'nın yaşlarında. Sarışın, açık tenli, gözlerinin altında hafif bir yorgunluk. Leydi bakışını hemen çekti. Başını öne eğdi…
Ve sonra Melissa da önüne döndü.
— ✦ —
Biraz sonra dans pisti iyice dolmaya başladı.
Çiftler yerlerini aldıkça müzik onları çevreledi. Ayak sesleri ve keman birbirini buldu. Melissa dans pistinin kenarında duruyor ve izliyordu.
Gerçekten iyi dans eden çiftler vardı— hareketleri senkronize, adımları güvenli. Tabii dans etmeyi bilmeyenler, iyi olmayanlar da vardı— adam sert adımlarla ilerliyor, Leydi onu takip etmeye çalışıyordu, bazen tempoyu kaçırıyordu ama yüzünü düzeltiyor, devam ediyordu.
Salonun köşesinde ise yaşlı bir çift dans ediyordu— yetmiş yaşlarında gibiydi ikisi de ama leydi biraz daha genç görünüyordu. ikisi de mutlu gibiydi. Etraflarındaki kalabalık yavaşça kayboluyordu. Ve sonra sadece onlar ve o eski, yerleşmiş ritim kaldı geriye.
Melissa bu çiftin dansını uzun bir süre izledi.
Aralarında biraz mesafe vardı— Ama mesafe aynı zamanda yok gibiydi de. Ellerin birbirine basışı, adımların uyumu, biri öne geçtiğinde diğerinin geri çekilişi— bunlar hesaplanmıyordu. Sadece o anda yaşanıyordu.
Melissa yavaşça gözlerini çekti…
— ✦ —
Bir süre sonra yanında biri belirdi.
"Leydi Melissa..."
Genç bir ses.
Melissa yavaşça döndü.
Genç delikanlı bir süre önce Garlan’ın yanında bulunan Kontlardan birinin oğluydu.
Gülümsemesi doğaldı, adımları hafifçe gergin,Saçları koyu kahverengiydi ve sol yanağında küçük bir çizik vardı— tazeydi.
"Evet?" dedi Melissa. Sesi düzdü.
Genç adam bir an durdu— bu kadar hızlı cevap almayı beklememişti. Sonra kendini topladı ve devam etti: "Bir rüyadayım galiba... çünkü şu anda bu ülkede gördüğüm en güzel kadının karşısında duruyorum galiba."
Melissa içinden geçirdi. Bu tür sözleri ilk defa duymuyordu— farklı bir biçimde, farklı bir niyetliydi ama özünde aynıydı. Bir kadını güzelliğine indirgemek. Sanki güzellik tek değeriymiş gibi övmek..
Ama genç adamın yüzünde gerçek bir şey vardı— biraz çocuksu, biraz aceleci. Kötü niyetli değildi. Sadece bu dünyanın ona öğrettiği gerçekliği sergiliyordu.
"Nazik sözleriniz için teşekkür ederim Lordum." dedi Melissa. Küçük bir gülümseme gönderdi— nazik, mesafeli, gerektiği kadar.
Genç adam cesaretlendi. Biraz yaklaştı. "Sizinle dans etme şerefine nail olabilir miyim Leydim?"
Melissa bir an düşündü. Dans etmek istemiyordu. Ama reddetmek de başka şeylere yol açardı— merak, dedikodu, Garlan'ın endişeli bakışı. Bu dünyada kadınların reddi de bir mesajdı.
"Tabii ki." dedi. Ve genç adama küçük bir reverans yaptı.
— ✦ —
Dans pistinde müzik kulağa daha farklı geliyordu — daha yakın, daha yüksek, etraflarındaki çiftlerin hareketi müzikle eşleşen bir tür ritim yaratıyordu.
Genç adam iyi dans ediyordu. Adımları güvenliydi, eli Melissa'nın beline nazikçe yerleşmişti— ne fazla bastırıyor ne de çekingen davranıyordu. Profesyonel değildi ama rahat dans ediyordu. Büyük ihtimalle küçüklüğünden beri dans dersleri almıştı.
"Baloyu beğendiniz mi?" diye sordu genç adam. Sesi hafif heyecanlıydı.
"Etkileyici." dedi Melissa.
"İlk kez mi Castellane'e geliyorsunuz?"
"Evet, İlk kez."
Genç adam başını salladı. Devam etmek istedi ama ne söyleyeceğin, konuşmayı nereye götüreceğini bilemedi. Bunun yerine dansa odaklandı.
Melissa da dansa odaklanmak istedi— ancak her an her yerden çıkacabilecek bir tehlikeyi sezmeye çalışan bir yavru ceylan gibi hissediyordu. Bu yüzden dansa odaklanmak yerine etrafına odaklanmıştı.
Salonun sağ tarafında üç yaşlı soylu konuşuyordu— ciddi, sesleri alçaktı. Solda genç bir grup gülüşüyordu. Köşelerde duran birkaç yalnız kişi vardı— bazıları kadehleriyle, bazıları salonun ortasını izliyordu.
Melissa kafasını başka bir tarafa döndürdü.
Ve salonun karşı tarafında, büyük pencerenin önünde, bir şey gördü.
Daha doğrusu— bir yokluğu gördü.
Kalabalığın içinde boş bir alan vardı. Küçük, belki iki adımlık bir çember. İnsanlar o noktanın etrafında akıp gidiyordu ama o noktaya girmiyordu. Bir çekim değil, bir kaçınmaydı bu…
Ancak dansın ilerlemesiyle görüş alanı kapandı.
Genç adam bir şeyler söylüyordu.
Melissa "evet" dedi. Ne tür bir soruya cevap verdiğini dahi bilmiyordu.
Ritmin değişmesiyle dans pisti yeniden döndü, Boş alan tekrar görüş alanına girdi— ve bu sefer Melissa orada birinin durduğunu gördü.
— ✦ —
Salonun en uzak köşesinde, büyük pencerenin önünde, tek başına duran biri vardı.
Kadın. Genç— Melissa'nın yaşlarında belki. Ama duruşu yaşından büyüktü. Sırtı duvara değil, açık alana dönüktü. Sanki bu odanın içinde olmayı seçmemişti ama burada kalmak istiyor gibi de görünüyordu— tam ortasında, her ikisinin de olabileceği bir yerde duruyordu.
Kimseyle konuşmuyordu. Kimse ona yaklaşmıyordu da.
Melissa dans ederken o köşeyi izlemeye devam etti. Kadın hareketsizdi— Elinde bir kadeh vardı. Müziğe bakışını yöneltmemişti. Dans pistine de bakmıyordu. Uzak bir noktaya bakıyordu— salon duvarlarının ötesinde, bu binanın ötesinde bir yere, sadece ona görünen bir şeye.
Ve dans bitti.
Genç adam teşekkür etti. Melissa nazikçe karşılık verdi. ve adam yavaşça uzaklaştı.
Melissa dans pistinin kenarında durdu ve o köşeye baktı. Bu sefer dans etmiyordu, bu sefer dönmek zorunda değildi.
Kadının giysileri salondaki diğer kadınlardan farklıydı. Daha az süs, daha çok keskinlik. Üzerinde koyu renk bir elbise— lacivert mi, siyah mı, mum ışığında ayırt etmek zordu. Kemer sıkıydı, beli vurguluydu ama süs yoktu üzerinde. Diğer soylular gibi üzerinde pahallı mücevherler de yoktu.
Kadının saçları daha önce hiç görmediği bir renk tonunda idi.
Saçları Omuzlarına dalgalanıyordu. Salondaki diğer kadınların özenle toplanmış saçlarının yanında bu saç bir itirazı andırıyordu— toplanmamış, serbest bırakılmış, ne şart o ne de ayak bağı.
Ve sağ gözünün hemen üzerinde, yanağına hafifçe uzanan— Melissa gözlerini kıstı.
Bir bant. Ama bant değildi tam olarak. Daha ince, daha dikkatli, yüze öyle işlenmiş ki ilk bakışta görmek zordu. Ne sakladığını Melissa bilemiyordu. Ama bir şeyi sakladığı netti.
Garlan yanına geldi— hızlı, sessiz, belli etmeden. "İyi misin?" diye sordu.
"İyiyim."
"O delikanlı Chastain ailesinden. Batıda toprakları var. Babası, Marki Leclerc'ın yakın dostudur."
Melissa başını salladı. Bu bilginin ne işine yarayacağını bilmiyordu. Ama Garlan'ın neden söylediğini biliyordu— Ne kadar bilgi o kadar güçtü.
"Peki ya köşede duran şu kadın?" dedi Melissa. Sesi düzdü.
Garlan durdu.
Kısa, ama fark edilir bir duraksama. Melissa bunu gördü.
"Hangi kadın?" dedi Garlan. Ama gözleri zaten köşeye gitmişti.
"Pencere önünde. Tek başına duran."
Garlan'ın yüzünden bir şey geçti. Hızlıydı— Melissa tam yakalayamadı. Sonra yüzü düzeldi.
"Carol la Ange Roesia." Sesi düzdü. "Roesia Dükalığı'nın..."
Durdu.
"Kızı… yada Şimdiki Düşesi diyebiliriz." diye bitirdi.
Sadece bu. bir kaç kelime. Ve aralarındaki o kısa duraklama— sanki asıl söylenmek istenen kelime "Düşesi" değildi ama başka bir şey söylemesi de mümkün değildi.
Melissa Garlan'ın yüzüne baktı. Açıklamak istemiyordu— ya da açıklayamıyordu. İkisi arasındaki farkı anlamak zordu.
"Neden—" diye başladı Melissa.
"Şimdi değil." Garlan alçak sesle kesti. Ama sert değildi— yorgundu. "Burada değil."
Melissa sustu. Garlan bir an daha köşeye baktı. Sonra gözlerini çekti.
"Fayanna yoruldu, sanırım. Biz biraz oturalım." Sesi normalleşmişti. "Sen de istersen..."
"Burada kalacağım." dedi Melissa.
Garlan ona baktı. Bir şey söylemek istedi— Sonra vazgeçti. Kısık bir sesle "Tamam." dedi. Ve yavaşça uzaklaştı.
— ✦ —
Melissa yalnız kaldı.
Kalabalığın, müziğin, mum ışığının içinde. Ama yalnız.
Köşeye baktı.
Leydi Carol hâlâ oradaydı. Hâlâ tek başınaydı. Ama şimdi bir şey değişmişti— duruşu aynıydı ama bakışı değildi. Artık o uzak noktaya bakmıyordu. Salonun başka bir yerine bakıyordu.
Melissa bu yönü takip etti. Dans pisti. müziğin bitmesiyle yavaşça çiftler dağılmıştı.
Ne görüyordu bu kadın dans pistinde?
Melissa bu soruyu bıraktı.
Leydi Carol’ın etrafındaki o görünmez çemberi daha dikkatli izledi. İnsanlar gerçekten yaklaşmıyordu. Birileri o tarafa yürüdüğünde son anda yön değiştiriyordu— fark etmeden, bilinçsizce. Sanki oraya gitmemek bir şart haline gelmişti ve bu şart artık düşünülmeden uygulanıyordu.
Neden?
Korku muydu? Saygı mıydı? İkisi arasındaki fark net değildi.
Salon boyunca başka insanları izledi. Bir grup soylu kadın gülüşürken Carol'a sırtları dönüktü— kasıtlı değildi belki ama sonuç aynıydı. Yaşlı Kontçe, salonu dolaşırken o köşeden geçmedi. Genç delikanlılar da dans pistine yakın duruyorlardı.
Leydi Carol bunların farkındaydı. Melissa bunu görebiliyordu— bu kaçınmanın içinde büyümüş biri gibi duruyordu. Ona alışmıştı. Belki de artık fark etmiyordu.
Ya da fark ediyordu ve umursamıyordu.
İkisi çok farklı şeydi.
Müzik yeniden başladı. Dans pisti dolmaya başladı. Melissa salonun kenarında kaldı ve o köşeye bakmaya devam etti.
Ve tam o anda— Melissa bunu beklemiyordu, hissetmiyordu— Leydi Carol başını çevirdi.
Ve Melissa'ya baktı.
— ✦ —
Gözleri.
Koyu mavi. Derin, hesaplayıcı, hiçbir şeyi kaçırmayan. Ama sadece bu değildi— içinde başka bir şey vardı, ince, neredeyse görünmez.
Kadın ona bakıyordu. Doğrudan, uzun, sabit, hiçbir şey söylemeden.
Melissa gözlerini kaçırmadı. Kaçırmak istemedi. Bu bir irade meselesiydi— Romina'da gözlerini kaçırmayı öğrenmişti, hayatta kalmak için. Ama şimdi hayatta kalmak için gereken şey farklı hissettiriyordu.
Bir saniye geçti. Belki daha fazla. Müzik devam ediyordu. Konuşmalar devam ediyordu.
Sadece o iki bakış arasındaki hava durmuştu.
Sonra Leydi Carol gözlerini çekti.
Ani değildi. Yavaştı— sanki gözlerini çekmek de bir karardı ve o karar verilmeden önce bir an daha durması gerekiyordu. Sonra başını hafifçe yana çevirdi. Salonun başka bir noktasına baktı.
Melissa hafif bir nefes verdi.
Kim olduğunu bilmiyordu.
Ama bir şeyi biliyordu: Bu kadın bu salonun geri kalanına ait değildi. Aynı odayı paylaşıyorlardı ama aynı dünyada yaşamıyorlardı.
Melissa bunu nasıl bildiğini sorgulamadı.
Çünkü bazen bazı şeyler sadece bilinirdi. Açıklamasız, gerekçesiz, kelimesiz.
— ✦ —
Müzik yavaşladı.
Dans pistindeki çiftler durdu, dağıldı. Salon yeniden konuşma seslerine döndü. Melissa gözlerini kaçırdı— ne zaman kaçırdığını bilemedi, ama bir noktada Leydi Carol’ın bakışından çıkmıştı.
Fayanna yanına geldi. "Yoruldun mu?" diye sordu. Sesi yumuşaktı.
"Biraz." dedi Melissa.
"Garlan odana gitmeni söylüyor. Gece yarısına yaklaşıyor."
Melissa başını salladı. Döndü, salonun içinden geçti, kapıya yürüdü. Hizmetçi bir meşaleyle onu bekliyordu.
Koridora çıkmadan önce bir kez daha döndü.
Köşe boştu.
Leydi Carol gitmişti. Ne zaman gittiğini görmemişti. Sanki hiç orada olmamış gibiydi. Sadece o köşe kalmıştı— büyük pencere, dışarıdaki karanlık, titreyerek yanan mum.
Melissa bir an daha baktı. Sonra döndü ve koridora girdi.
— ✦ —
Odası soğuktu.
Hizmetçi mumu yaktı, geceliği hazırladı, kapıyı sessizce kapattı. Melissa pencereye yürüdü. Gül bahçesi gece karanlığında kaybolmuştu— sadece uzakta, meşalelerin ışığında, birkaç kırmızı nokta görünüyordu. Sabahki o düzenli, titiz manzara şimdi yoktu. Geride sadece karanlık ve o birkaç nokta kalmıştı.
Melissa camın soğuk yüzeyine elini koydu.
Roesia. Güllerin ailesi.
Carol la Ange Roesia.
İsim dilinin ucuna geldi ve gitmedi. Kaldı. Oturdu. Sanki her zaman orada olacakmış gibi.
Melissa bunu istemedi. Ama istememek her zaman yeterli olmuyordu.
Yatağa oturdu. Dizlerini çekti, kollarını kavuşturdu. Garlan'ın sözleri döndü— "söylemediklerini dinle", "dikkatli ol", ve o kısa duraksama, o iki kelime: "Roesia'nın kızı."
Sadece bu.
Ama altında bir şeyler vardı. Söylenmemiş, saklanmış, taşınmaya devam eden şeyler.
Karanlık, karanlığı tanırdı.
Melissa bu düşünceyi nereden bulduğunu bilmiyordu. Ama doğruydu. Romina'da öğrenmişti bunu— kendi karanlığını bilen biri, başkasının karanlığını da hissederdi. Söze gerek yoktu. Bağlantıya gerek yoktu. Sadece o his— tanıma hissi.
Leydi Carol’ın o derin gözlerinde bir şey görmüştü.
Tanıdık bir şey.
Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Bilmek de istemiyordu— en azından şimdi, bu odada, bu soğukta.
Yatağa uzandı. Gözlerini kapattı.
Uyku gelmedi.
Ama o koyu mavi gözler geldi— soğuk, derin, altında başka şeyler gizleyen. Ve Melissa onları düşünürken içinde tuhaf bir his belirdi.
Tehlike değildi. Merak değildi.
İkisi arasında bir yerde, her ikisinin de olduğu, hiçbirinin tam olmadığı bir his.
Dışarıda güller hafifçe sallandı. Rüzgâr geçti. Taş duvarlar soğuk kaldı.
Double Page Mode
Please rotate your device to landscape for the best experience.
Recommended for You
Did you enjoy this chapter?
Did you enjoy this chapter? Rate it below!
Comments (0)